İnsanlık için kritik keşif! Bir yıl 16 saat sürüyor

İnsanlık için kritik keşif! Bir yıl 16 saat sürüyor

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) da ‘TOI-2109 b’ adı verilen, Dünya’dan binlerce ışık yılı uzaklıkta bir gezegenin keşfedildiğini, ‘sıcak Jüpiterler’ olarak adlandırılan kategoriye ait olduğu belirtilen bu yeni gezegende bir yılın yalnızca 16 saat sürdüğünü ve en sıcak ikinci gezegen olduğunu duyurmuştu. Astronomi dünyasını harekete geçiren bu gelişmelere bir de kara delik heyecanı eklendi. Hubble uzay teleskobu, Henize 2-10 isimli cüce galaksinin kalbindeki bir kara deliğin yıldız yutmak yerine yıldız yarattığını saptadı. Tüm bunların yanında Avustralyalı bilim insanlarının, uzaydaki bir cismin her 18 dakikada bir Dünya’ya sinyal gönderdiğini açıklaması büyük bir şaşkınlık yarattı. Astronomi dünyasında heyecan yaratan bu gelişmeleri TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Akademik Hizmetler Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Orkun Özdarcan ve Atatürk Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu anlattı.

ÖTEGEZEGENLER ÇOK FAZLA BİLİNMİYOR

Güneş Sistemi’ndeki gezegenleri birçoğumuz biliyoruz. Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün, Güneş’in çekim etkisi altında kalan gezegenler. Yine Güneş Sistemi içerisinde bu gezegenlere ait 158 uydu; Ceres, Plüton, Eris, Hanumea ve Makemake’den oluşan beş cüce gezegen ve bu gezegenlere ait 8 uydu ile milyarlarca küçük gök cismi yer alıyor. Ancak bir de birçok kişinin daha az bildiği ötegezegenler var. “Dünya dışında bir yaşam ihtimali var mı?” sorusuna yanıt arayanların hakim olduğu bu ötegezegenler son yıllarda çok sık karşımıza çıkıyor.

‘2012 YILINDA BİR İLK YAŞANDI’

Ötegezegen ya da başka bir tabirle Güneş dışı gezegenler, Güneş Sistemi’nin dışında olan ve başka bir yıldızın yörüngesinde bulunan gezegenlere deniliyor. “Ötegezegenler denildiğinde gökyüzünde yıldızların etrafında dolanan ve Güneş sistemindeki gezegenler gibi olan cisimler hayal edilebilir” diyen Doç. Dr. Orkun Özdarcan, hayat kaynağımız olan Güneş’in, kozmik ölçekte diğer yıldızlarla karşılaştırıldığında orta boyuttaki bir yıldızdan daha küçük kaldığını ifade etti. Doç. Dr. Özdarcan, Güneş’in etrafında şimdiki sayısıyla 8 gezegen olduğunu, bunun yanında asteroid kuşağı ve Plüton gibi cüce gezegenlerin yer aldığı Kuiper Kuşağı’nı ve Güneş Sistemi’nin oluşum kalıntısı olan Oort bulutunu bildiğimizi söyledi. Gökyüzünde çıplak gözle ya da teleskopla görülebilen herhangi bir yıldızın etrafında Jüpiter, Satürn gibi gaz yapılı büyük gezegenlerin ya da Mars ve Venüs gibi kayaç yapılı daha küçük gezegenlerin dolanıyor olabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Özdarcan, 2012 yılında keşfedilen bir ötegezegene dikkat çekti. Bu tarihte keşfedilen ve ‘1SWASP J1407 b’ adı verilen ötegezegenin Satürn’ün sahip olduğu halka sisteminden çok daha büyük bir halka sistemine sahip olduğunun anlaşıldığını belirten Doç. Dr. Özdarcan, 2012 yılında ilk defa halka sistemine sahip bir ötegezegenin keşfedildiğini belirtti.

‘BİLDİKLERİMİZİ GÖZDEN GEÇİRMEMİZ GEREKTİĞİNİ HATIRLATIYOR’

“2000’li yılların başında bir astronomi öğrencisi olsaydınız 8’i Güneş Sistemi içinde toplamda 9 gezegenin varlığını biliyor olacaktınız. Bu anlamda Güneş Sistemi’miz sizlere neredeyse biricikmiş gibi gelecekti” diyen Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu ise o tarihten sonra özellikle uzay teleskoplarının kullanılması ile durumun tam aksi yönde geliştiğinin altını çizdi. Şu anda farklı yöntemlerle bulunmuş tam 8 binden fazla gezegenin varlığından bahsedildiğini söyleyen Doç. Dr. Dervişoğlu, “Özellikle bunların en az 3 bininin Güneş Sistemi benzeri sistemler olduğunu düşünürsek evrene bakışımızın muazzam bir biçimde değiştiğini söyleyebiliriz” diye devam etti. “Örneğin daha önce en iyi bildiğimizi düşündüğümüz Güneş Sistemi, diğer gezegenli sistemlere baktığımızda artık bizlere tuhaf gelmekte. Mesela diğer sistemlerde Jüpiterler yıldızlarına yakın dolanırken bizde soğuk bölgelerde bulunmaktadır” diyen Doç. Dr. Dervişoğlu, yine aynı şekilde diğer sistemlerde yaşam barındıran, dünyamıza benzer gezegenlerin yok denecek kadar az olmasının bir teknoloji problemi mi yoksa bilgi eksikliği yüzünden mi olduğuna dikkat çekti. Doç. Dr. Dervişoğlu, “Ötegezegenlerin varlığı, tam da biliyoruz derken, evrenle ilgili bildiklerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlatıyor bizlere” diye konuştu.

‘BU KEŞİFLER KRİTİK BİR ÖNEME SAHİP’

Günümüzde ötegezegen keşiflerinin ağırlıklı olarak uzay teleskoplarının gönderdiği verilerin analizi ile yapıldığını belirten Doç. Dr. Orkun Özdarcan, şu an varlığı doğrulanmış ötegezegen sayısının 5 bine yakın olduğunu söyledi. Varlığı doğrulananlar dışında daha binlerce ötegezegen adayının bulunduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Özdarcan, ilk ötegezegen keşiflerinin yapıldığı 1990’lı yıllarda ötegezegen sayılarının sadece birkaç tane iken şu an sayının binlerle ifade edilmesini ağırlıklı olarak bu uzay teleskoplarından gelen verilere borçlu olduğumuzu vurguladı. Doç. Dr. Özdarcan’a göre ötegezegen sayısındaki artış sonucunda artık yeni bir ötegezegen keşfi sıradan hale geldi ve yaşam oluşmasına elverişli ötegezegen keşfedilmesi için araştırmalar hız kazandı. Yeni keşfedilen ‘TOI-2180 b’ ve ‘TOI-2109 b’ adlı ötegezegenlerin özelliklerinin ilk bakışta incelendiğinde yaşama elverişlilik açısından umut verici olmadıklarının anlaşıldığını vurgulayan Doç. Dr. Özdarcan, “TOI-2109 b’ ötegezegeninin durumu Güneş’e Merkür’den çok daha yakında bulunan bir Jüpiter gibi hayal edilebilir. Bu gezegende bir yılın, bizim zaman tanımımıza göre 16 saat sürmesi şaşırtıcı görünse de çok daha şaşırtıcı ötegezegenler keşfedilmiştir” diye konuştu. 2011 yılında keşfedilen ve Jüpiter’in 35 katı kütleye sahip ‘YZ LMi b’ adlı ötegezegeninin, yıldızının etrafında yarım saatten daha kısa sürede bir tur attığını hatırlatan Doç. Dr. Özdarcan, “Diğer bir deyişle ‘YZ LMi b’ ötegezegeninde yaşayan bir canlı varsa bu canlı için bir yıl, bizim zaman sistemimize göre yarım saatten daha kısa sürmektedir” ifadesini kullandı. Yeni ötegezegen keşiflerinin artık sıradanlaşsa da bir yıldızın ya da çoklu yıldız sisteminin etrafında gezegenlerin nasıl oluşabileceği ile ilgili önemli ipuçları barındırdığı için bilimsel olarak çok önemli olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Özdarcan, “Bu keşifler Güneş sistemindeki gezegenlerin oluşum ve yaşam hikâyelerini net olarak ortaya koymak konusunda kritik bir öneme sahiptir” dedi.

‘TÜRKİYE’DE YAYGIN DEĞİL AMA…’

‘TOI-2180 b’ gezegeninin, tıpkı ‘TOI-2109 b’ gezegeni gibi günümüz ötegezegen çalışmalarında ‘sıcak Jüpiter’ adı verilen bir grubun son örneklerinden biri olduğunu belirten Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu ise sıcak Jüpiterlerin, Güneş sistemimizdekilerin aksine yörüngesinde bulunduğu yıldıza çok yakın dolaşan gezegenler olduğuna işaret etti. “Bugünkü bilgilerimiz bir gaz gezegenin oluşabilmesi için yıldızından epey uzakta oluşması gerektiğini göstermekte” diyen Doç. Dr. Dervişoğlu, bu gezegenlerin nasıl oluştuğu ve sonrasında yıldızına nasıl bu kadar yaklaştığı konusunun halen bir merak konusu olduğunu söyledi. “Diğer yandan ‘TOI-2180 b’ gezegeninin keşfinin amatör gökbilimciler tarafından yapılması da ayrıca bilim-toplum ilişkisinin önemini vurguluyor” diyen Doç. Dr. Dervişoğlu, Türkiye’de yaygın olmasa da ABD ve Avrupa’da amatör gökbilimcilerin, bilim insanlarının eşliğinde ortak çalışmalara girdiğini, bilgisayar kodları ve yapay zekaların yetenek sınırları dışında kalan verilerin analizlerini yaptığını belirtti ve “Bu bir bağlamda kolektif bilincin bilgisayar gücü yerine kullanılmasıdır” diye konuştu.

KARA DELİKLER NASIL OLUŞUYOR?

Yine ABD’deki bir araştırmada yıldız ‘doğuran’ bir kara delik keşfedildiği açıklandı. Bir kara deliğin yıldız oluşturması daha önce görülen bir durum muydu yoksa tarihte bir ilk mi yaşandı? Kara delikler nasıl oluşuyorlar? Neden bu kadar gizemli görülüyorlar? Kara deliklerin iki tür olduğunu belirten Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu, bu kara deliklerin Güneş’ten 20-30 kat büyük kütleli bir yıldızın patlaması ile oluşan yıldızlı kara delikler ve gökadaların merkezinde olan ve oluşumu ile ilgili net bilgiye sahip olmadığımız çok büyük kütleli kara delikler olduğunu söyledi. Çok büyük kütleli kara deliklerin Güneş’ten milyon-milyar kat daha kütleli olduğunun altını çizen Doç. Dr. Dervişoğlu, “Kara deliklerin bu kadar ilgi uyandırması şüphesiz çok güçlü çekim kuvvetlerine sahip olmalarından ötürüdür. Bu öyle bir çekimdir ki ışık bile kaçamaz. Bu nedenle adındaki ‘kara’ ve ‘delik’ sözcükleri buradan gelir” diye konuştu. “Kara delikler ‘kara’dır çünkü ışık bile kaçamadığı için karanlık görünürler. ‘Delik’ olmaları da her şeyi üzerlerine çekip yutmaları nedeniyledir” diyen Doç. Dr. Dervişoğlu, günlük hayatımızda böyle bir cisimle karşılaşmadığımız için bize tuhaf gelmelerinin ve popüler kültürün etkisiyle birçok filme ve kitaba konu olmalarının doğal olduğunu belirtti. ABD’deki yıldız ‘doğuran’ kara deliğin çok büyük kütleli olduğuna ve Henize 2-10 cüce gökadasının merkezinde bulunduğuna işaret eden Doç. Dr. Dervişoğlu, “NASA’nın yürütücülüğündeki Hubble Uzay Teleskobu ile yapılan araştırma sonucunda bu kara deliğin yıldız oluşum bölgesini etkileyerek yıldız oluşumunu tetiklediği görülmüş. Ancak bahsedildiği gibi yıldız doğurmuyor, aksine çevresindeki yıldız oluşum bölgelerini güçlü çekim kuvvetiyle etkiliyor” diye konuştu. Yaşanan bu gelişmenin daha önce kuramsal çalışmalarla öngörülen bir durum olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Dervişoğlu, “Bu durum bize tam olarak bilinmeyen kara delik-yıldız oluşum bölgesi arasındaki etkileşim hakkında önemli bilgiler sağladı. Bu durum bir anlamda yok edici bir kuvvetin neden olduğu yeni oluşumlar olarak değerlendirilebilir” diye devam etti.

‘GİZEMİNİN YAKIN GELECEKTE ÇÖZÜLMESİ ZOR’

Kara deliklerin muazzam kütle çekim etkileriyle civarlarındaki maddeyi rahatlıkla kendi üzerlerine çektiğini söyleyen Doç. Dr. Orkun Özdarcan ise böyle bir durumda kara deliklerin kendilerine çok yakın yıldızları yavaş yavaş yutmalarının söz konusu olabildiğini vurguladı. Ancak bir kara deliğin fiilen yıldız doğurmasından söz etmenin doğru olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Özdarcan, “Kara delikler, muazzam kütle çekim etkileriyle sadece civarlarındaki maddeyi üzerlerine çekmekle kalmaz, kendilerine daha uzak bölgeleri de çekim kuvvetleriyle dolaylı olarak etkileyebilir. İşte bu etkiler, uzak bir bölgede halihazırda yavaşça gerçekleşen yıldız oluşum sürecini hızlandırabilir ve yeni yıldızların doğmasına neden olabilir” diye konuştu. Kara deliklerin nasıl oluştuklarının sadece genel hatlarıyla bilindiğini söyleyen Doç. Dr. Özdarcan, bir kara deliğin Güneş’ten on kat veya daha fazla madde içeren yıldızların yaşamlarını sona erdirmeleri sonrasında geriye bıraktıkları bir tür kalıntı olduğunu belirtti. Bu kalıntıyı zihinlerde canlandırmanın kolay olmadığını söyleyen Doç. Dr. Özdarcan, “En basit haliyle tüm Güneş’in birkaç kilometre çapındaki bir bölgeye sıkıştırılması olarak hayal edilebilir. İşte böyle bir durumda bir kara delik oluşur” diye devam etti. Evrenin ilk oluşumu esnasında kimi bölgelerde madde yoğunluğunun fazla olmasından ötürü de kara deliklerin meydana gelmiş olabileceğini belirten Doç. Dr. Özdarcan, kara deliklerin gizemlerinin yakın gelecekte tam anlamıyla çözülmesinin zor olduğunun altını çizdi.

DÜNYA DIŞINDA BİR YAŞAM MÜMKÜN MÜ?

Güneş dışı gezegenlerin keşfi dünya dışı yaşamla ilgili soruları da beraberinde getiriyor. Peki birçok insanın merak ettiği gibi acaba dünya dışında bir yaşam bir gün mümkün olabilir mi? Ötegezegenlerin keşfi dünya dışında bir yaşam ihtimalini kuvvetlendiren bir gelişme mi? Güneş sistemlerinin oluşu konusunda farklı görüşlere sahip olunsa da evrenin birçok yerinde yaşamın oluşmasının mümkün olduğu konusunda bütün bilim insanlarının hemfikir olduğunu söyleyen Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu, “Fakat asıl soru bu yaşamın nasıl bir formda olduğudur” dedi. “Dünya benzerinde olduğu gibi okyanus altı volkan etrafında hayatta kalmış bir bakteri gibi mi, yoksa yıldızlararası yolculuğa çıkana kadar henüz kendini imha etmemiş akıllı bir medeniyet mi? “Bilim insanları her türlü olasılık için çalışmayı devam ettiriyor” diye devam eden Doç. Dr. Dervişoğlu, henüz teleskoplarımızın gücünün bu sırrı çözmeye yeterli olmadığını ancak önümüzdeki yıllar içerisinde tamamlanması düşünülen devasa teleskoplarla bu bilmeceyi aydınlatmaya başlayacağımızı düşündüğünü ifade etti. “Örneğin, içerisinde bakteri formunda bir yaşam beklenen gezegen ile endüstrileşmiş bir medeniyet taşıma ihtimali olan gezegenin atmosferlerinden neler beklediğimizi hesapladık bile” diyen Doç. Dr. Dervişoğlu, tek ihtiyacımızın zaman ve sabır olduğunu, birçok kişi gibi kendisinin umudunun da bu koca evrende yalnız olmadığımız yönünde olduğunu belirtti.

‘YÜZDE 39’U BOYUT OLARAK DÜNYA’YA BENZER’

Ötegezegen araştırmalarının yanıt aradığı önemli sorulardan birinin “Dünya dışı yaşam var mı?” sorusu olduğunu belirten Doç. Dr. Orkun Özdarcan, yaşamın büyük olasılıkla gezegenlerde olabileceği düşünüldüğünde bu soruya yanıt verebilmek için ilk adımda “Güneş Sistemi dışında gezegen var mı?” sorusuna yanıt arandığını ve bu sorunun 1992 yılında cevabını bulduğunu hatırlattı. 1992 yılında başlayan ve günümüze kadar gelen keşiflerle birlikte Güneş Sistemi dışında çok sayıda ötegezegenin olduğunu belirten Doç. Dr. Özdarcan, bir sonraki adımın bildiğimiz türden yaşamı içinde barındırabilecek bir gezegenin aranması yönünde olduğunu söyledi. “Dünya’yı göz önünde bulundurursak yaşama elverişli bir gezegen aşırı soğuk ya da aşırı sıcak olmamalıdır” diyen Doç. Dr. Özdarcan, gezegenin yıldızına belirli bir mesafe aralığında olması gerektiğinin altını çizdi. Bu mesafe aralığına ‘yaşanabilir bölge’ adı verildiğini belirten Doç. Dr. Özdarcan, bu bölgenin her bir ötegezegen sistemi için gezegenin etrafında dolandığı yıldızın boyutuna ve sıcaklığına bağlı olarak değişebildiğine dikkat çekti. Yıldızının etrafında yaşanabilir bölgede dolanan ötegezegenlerin sayısının şu anda 59 olduğu bilgisini paylaşan Doç. Dr. Özdarcan, “Bu gezegenlerin yüzde 39’u boyut olarak Dünya’ya benzer, kalanlar arasında bir tanesi Mars boyutlarındadır. Geriye kalan diğerleri ise gezegenimizden daha büyüktür” diye devam etti.

‘İNSANLIK TARİHİNDE KİLOMETRE TAŞI OLACAK’

Konuyla ilgili bir diğer önemli noktanın yaşanabilir bölgede yer alan ötegezegenlerin, Dünya’ya benzer atmosfere ve yapıya sahip olup olmadıklarının belirlenmesi olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Orkun Özdarcan, işin bu kısmının hiç de kolay olmadığının altını çizerek “Yıldızının yanında çok küçük ve sönük kalan bir gezegenin yapısını ve yaşama elverişliliğini, yıldızından alıp yansıttığı cılız ışıktan ve kendi öz ışımasından anlamak çok ileri teknoloji, yoğun araştırma, zaman ve sabır gerektiren bir iştir” yorumunda bulundu. Dünya dışı yaşama ev sahipliği yapacak bir gezegen keşfedildiği takdirde bu gelişmenin insanlık tarihinde kilometre taşı olacağına vurgu yapan Doç. Dr. Özdarcan, “Böyle bir keşifle birlikte uzak gelecekte ziyaret edilebilecek, üzerinde yaşanabilecek ikinci bir ev bulunmuş olacaktır. Eğer bu ev boşsa, insanlığın da doğadaki diğer canlıların yerleşebileceği ikinci bir ‘ev’ bulunmuş olacaktır” diye devam etti. Doç. Dr. Özdarcan, keşfedilen bu ikinci evin ‘sahiplerinin’ olduğunu anlaşıldığında ise çok daha ilginç ve tarihi bir durumla karşı karşıya kalabileceğimizi belirtti.

GELECEKTE BİZİ NELER BEKLİYOR?

Doç. Dr. Orkun Özdarcan, dünya dışı yaşam ihtimalini araştıran herkes için umutlu bir yorumda bulundu. Özdarcan, teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği günümüzde kara delikler ya da dünya dışı yaşamın varlığı konuları karşılaştırıldığında, kara deliklere göre dünya dışı yaşamın varlığı ya da yokluğu konusundaki ipuçlarına ve yanıtlara çok daha önce ulaşılabileceğine dikkat çekti. Dünya dışı yaşam konusunda daha büyük teleskoplar ve alıcıların sorularımıza yanıt bulmakta çok yardımcı olacağını belirten Doç. Dr. Özdarcan, “Son on yılda uzaya peş peşe gönderilen uydu teleskoplar ve son olarak Hubble uzay teleskobunun varisi olarak görülen ve bir ay kadar önce uzaya gönderilen James Webb teleskobu en iyi örnekler olarak değerlendirilebilir” ifadesini kullandı. Kara delikleri konusunun durumunun daha farklı olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Özdarcan, “Kara deliklerden doğrudan ışık alamadığımız için doğalarını anlamak kolay değildir” diye konuştu.

‘TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK VE TEK KIZILÖTE TELESKOBU…’

Son 10 yılda temel bilimler arasındaki en büyük projelerin gökbilim alanında olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Ahmet Dervişoğlu, özellikle ötegezegenler, kütleçekimsel dalgalar ve radyo astronomi başlıklarında yoğunlaşıldığı bilgisini verdi. Özellikle kütleçekimsel dalgalar ve radyo astronomi projelerinin hedefinin karadelikleri daha iyi anlamak üzerine olduğunu belirten Doç. Dr. Dervişoğlu, “İçerisine giren ışığın bile kaçamadığı evrenin bu gizemli nesnelerini anlamak, insan bilinci ve teknolojisinin ancak berabere yürütebileceği bir süreçtir” ifadesini kullandı. Yakın geçmişte bir kara deliğin ayrıntılı bir fotoğrafının bu projelerin ön çalışmaları sonucunda elde edildiğini hatırlatan Doç. Dr. Dervişoğlu, “Yakın süreçte devreye girecek olan SKA (Square Kilometer Array) radyo teleskopları sayesinde gözlenen karadeliklerin sayılarının artması bu konuda çok önemli boşlukları dolduracaktır” diye devam etti. Ötegezegen araştırmalarında evrene başka bir dalgaboyu penceresinden bakmamızın gerekli olduğunu belirten Doç. Dr. Dervişoğlu, yakın zamanda uzaya atılan James Webb teleskobunun ana hedeflerinden birisinin ötegezegenler olduğunu belirtti. Bu konuda Türkiye’nin de önemli adımlar attığına dikkat çeken Doç. Dr. Dervişoğlu, “Erzurum’da kurulmakta olan ülkemizin en büyük ve tek kızılöte teleskobu DoğAstronomiu Anadolu Gözlemevi (DAG) ilk ışığı almasıyla beraber biz gökbilimcileri ötegezegenler liginde oynamaya davet edecektir” diye konuştu. Doç. Dr. Dervişoğlu, çapı 4 metre olan bu büyük teleskopa alınılması planlanan koronagraf adı verilen aygıt sayesinde yıldız ışığının arkasına saklanan ötegezegenleri doğrudan görmeyi beklediklerini ifade etti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.